Batılı seyyahların gözüyle Halep ve Kürtleri
William Shakespeare’nin en önemli oyunlarından “Macbeth'in Trajedisi”de (1. Perde, 3. Sahne) bir cadı, kendisine kestane vermeyen bir kadından intikam almak için kadının kocasını takip edeceğini söyler...
Batılı seyyahların gözüyle Halep ve Kürtleri
PERWER ARMED
William Shakespeare’nin en önemli oyunlarından “Macbeth'in Trajedisi”de (1. Perde, 3. Sahne) bir cadı, kendisine kestane vermeyen bir kadından intikam almak için kadının kocasını takip edeceğini söyler. Bu kişi, “Tiger” gemisinin kaptanıdır ve “Halep'e gitmiştir”. Tam ifadesiyle şöyledir o cümle: “Her husband’s to Aleppo gone, master o’ th’ Tiger”.
Buradaki Halep, her türlü fırtınaya rağmen İngiliz tüccarların ipek ve baharat peşinde koştuğu rasyonel ve ticari bir hedeftir. Batı gözünde Halep, servetin kaynağıdır; ancak bu yolculuk aynı zamanda cadıların gazabına veya doğanın güçlerine göğüs germeyi gerektiren tekinsiz bir serüvendir. Zaten şehir, Londra ile Doğu arasındaki o kopmaz ama bir o kadar da tehlikeli ekonomik köprünün simgesi hâline geldiği için Shakespeare tarafından bir “olay yeri” olarak seçilmiştir.


Shakespeare’nin bir başka oyunu “Othello”nun finalinde ise (5. Perde, 2. Sahne), Halep’i çok daha dramatik ve siyasi bir dekor olarak sunulur. Othello’nun intiharından hemen önce anlattığı, “Halep’te bir Venedikliyi döven Türk’ü cezalandırma” hikayesi, kentin Batılıların kendilerini hem yabancı hem de üstün kanıtlamaya çalıştıkları bir çatışma alanı olduğunu gösterir.
Şüphesiz Halep’in, sadece İngiliz değil Batı edebiyatının 16. yüzyıldaki en etkili ismi Shakespeare’ye konu olması tesadüfi değildir. Doğu ile Batı arasındaki kültürel imgeleri dramatik bir dille oyunlarına dahil eden Shakespeare için Halep, küresel ticaretin kalbinin attığı, ulaşılması güç ama hayallerin süslendiği bir metropoldür. Ona göre Halep, kanunların keskin olduğu, farklı medeniyetlerin karşı karşıya geldiği kozmopolit bir sınır şehridir.
Halep, kervanların kesiştiği noktaydı
Anadolu ile Arabistan arasında elverişli bir konuma sahip olması nedeniyle Halep’te antik çağlardan beri kervan yolları kesişiyordu. Bu nedenle bir depolama ve aracılık merkezi olarak zenginleşti ve dünyadaki en uzun süre kesintisiz yerleşim yerlerinden biri olarak tarihe geçti.
Tüccarlar kadar fatihler de her zaman bu açık konumdan yararlandılar: Hititler, Pers Kralı Kiros, Büyük İskender, Romalılar ve diğer antik hükümdarlar. Araplar, 637 yılında Bizans İmparatorluğu, Doğu Roma İmparatorluğu, Filistin, Suriye ve Mısır'ı birkaç yıl içinde ele geçirirken, Halep'e savaşmadan girdiler. Ancak 10. yüzyılda, Nikephoras Phokas şehri yağmalattığında, Halep'i geçici olarak Bizanslılara geri kaybettiler.
Halep’in tarihindeki en kötü istila şüphesiz Cengiz Han’ın torunu Moğol Han Hülagû’nun istilasıydı. 1260 yılında, kısa bir kuşatmanın ardından savunması zayıf olan şehri yıkıma uğrattı. 1516 yılında Osmanlı’nın eline geçen Halep, 400 yıl süren Türk egemenliği boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli üçüncü şehri (İstanbul ve Kahire’den sonra) olarak kabul edildi.
Shakespeare’nin yaşadığı yüzyıla dönersek, bu eski ticaret metropolünde Avrupalılar katı İslam kurallarına bağlı Şam ve diğer merkezlere kıyasla kendilerini burada daha rahat hissediyorlardı. Halep’te ilk konsolosluğu 1548’de Venedikliler açtı. Onları 1562’de Fransızlar, 1583’te ise İngilizler izledi.
17 ve 18. yüzyıllarda Halep ve Kürtlerine ilişkin Fransız misyoner Michel Febvre, İngiliz doktor Alexander Russell, İngiliz araştırmacı ve yazar James Silk Buckingham ve Alman seyyah Ulrich Jasper Seetzen’in dikkat çeken anlatımları incelenmeye değer kaynaklardır.
Kapüsen misyoneri Febvre’nin Halep notları
Batılı kaynaklardaki en eski eserlerden biri, Kapüsen misyoneri olarak Halep’te yaşayan Michel Febvre’e aittir. 1528’de kurulan Katolik Fransisken tarikatının bir koluna bağlı olan Kapuçinler, yoksulluk ve çilecilik prensibiyle yaşayan din görevlileriydi. Genellikle dünyevi zevklerden uzak durarak Hristiyanlığı yaymak amacıyla 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı toprakları dâhil çeşitli bölgelerde aktif faaliyet göstermişlerdi.
Bu misyonerlerden biri olan Fransız Michel Febvre’in 1675 yılında Paris’te yayımlanan “L'état présent de la Turquie” isimli eseri, Halep’in sosyal dokusunu anlamak için en kıymetli kaynaklardan biridir. Yaklaşık 20 yıl boyunca yaşadığı Halep’teki Hristiyan cemaatleri ve onların yerel halkla olan etkileşimleri üzerine derinlemesine gözlemler sunar ve Halep’i dinleri, dilleri ve adetleri birbirinden farklı 14 ayrı topluluğa ev sahipliği yapan kozmopolit bir şehir olarak betimler.
Kürtler hakkındaki tespitleri ise dikkat çekicidir. Febvre, Halep’in batısında yer alan ve günümüzde de “Kurd-Dagh” (Kürt Dağı) olarak bilinen bölgedeki yerleşik hayatı anlatır. Yazara göre bu bölge, Halep’in hem gıda ihtiyacını karşılayan tarımsal bir merkez hem de Kürt nüfusun yoğunlaştığı bir alandır.
Febvre, Kürtleri o dönemdeki diğer topluluklardan ayırarak; cesur ve savaşçı bir karaktere sahip olduklarını, hem Osmanlı ordusunda asker olarak görev aldıklarını hem de yerel güvenliği sağladıklarını belirtir. Ayrıca misyonerlik faaliyetleri sırasında ziyaret ettiği Kürt topluluklarının, aşırı misyonerlik şevkine rağmen yabancılara karşı konukseverliğini de not eder.
Kürtlerin kendilerine has kıyafetlerini, özellikle başlarına sardıkları büyük sarıklar ve kuşaklarına taktıkları kama/hançerlerle diğer milletlerden kolayca ayırt edilebildiklerini anlatan Febvre’in eserindeki en çarpıcı bölümlerden biri, Halep’ten bir günlük mesafede yaşayan Êzidi Kürtleri hakkındaki gözlemleridir. Febvre, 1668 yılında bu grubu Katolikliğe döndürmeye çalıştığını ancak başarılı olamadığını itiraf eder.
Halep ve çevresinde yaşayan Êzidilerin inançlarını “sıradışı” bulmuş ve her ne kadar bir misyoner gözüyle önyargılı anlatmış olsa da “Melek Tavus” inancına dair Avrupa’daki ilk detaylı tasvirlerden birini yapmıştır. Ayrıca Halep’i “14 milletin ve dilin konuşulduğu bir Babil” olarak tanımlayan Febvre, Kürtçenin bölgedeki hâkim dillerden biri olduğunu ve ticaret yolları üzerindeki etkileşimde önemli bir yer tuttuğunu belirtir.
Russell kardeşlerin kaleminden Halep’in doğa tarihi
1794’te yayımlanan “The Natural History of Aleppo” isimli eser ise İngiliz araştırmacı kardeşler Alexander ve Patrick Russell tarafından hazırlandı. 18. yüzyıl Halep’inin sosyal, kültürel, bilimsel ve idari yapısını tüm yönleriyle ele alan bu anıtsal eser, Alexander Russell’ın Halep’teki uzun süreli doktorluk pratiği sırasında tuttuğu notlara dayanır; daha sonra kardeşi Patrick Russell tarafından genişletilerek ve bilimsel notlarla zenginleştirilerek yayımlanmıştır.
Kitabın ana odağı şehirdeki salgın hastalıkları ve özellikle vebayı tıbbi bir perspektifle incelemek olsa da yazar, bu amacı desteklemek adına şehrin iklimini, halkın örf ve adetlerini ve bölgenin doğal zenginliklerini de ayrıntılı biçimde ele almıştır.
Kitapta Halep şöyle tarif edilir:
“Şehri çevreleyen çok eski bir sur vardır; ancak en ufak bir parçası bile yıkılmamıştır. Surların altında, eskiden derin bir hendek olan yerde bugün güzel bahçeler bulunmaktadır. Surlar üç buçuk mil uzunluğundadır; banliyöleri de hesaba katarsak Halep'in çevresi yedi mildir. Halep'te çok sayıda cami vardır ve bunlardan bazıları muhteşem bir görünüme sahiptir. Geniş meydanların yanında kervansaraylar bulunmaktadır ve her birinin geniş bir avlusu vardır. Avluyu mal depoları, misafir odaları ve küçük dükkânlar çevrelemektedir. Birinci katta sütunlu koridorlar uzanmakta ve buradan tüccarların, gezginlerin ve diğer ziyaretçilerin konakladığı küçük odalara ulaşılmaktadır.
Sokaklar genellikle çok dardır; ancak iyi döşenmiştir ve dikkat çekici derecede temiz ve bakımlıdır. Şehre çok temiz su sağlanmaktadır. Bu su, Halep’in yaklaşık beş mil kuzeydoğusundaki Heylan Nehri’nin kıyısındaki kaynaklardan gelmekte ve bir su kemeriyle buraya ulaştırılmaktadır. Şehir içinde ise toprak su boruları sistemiyle ilgili mahallelere dağıtılmaktadır. Ayrıca çoğu evin kendi kuyusu vardır; ancak bu su bulanıktır ve yalnızca yıkama ve avluları temizlemek için kullanılır.
Daha iyi evlerde taşla döşenmiş ve ortasında bir havuz bulunan güzel, gölgeli avlular vardır. Yanlarda, saksı bitkilerinin kokuları ve çeşmenin şırıltısı eşliğinde şehirden geçen herkes için oldukça çekici olan küçük bir bahçe bile bulunur. Ancak sokaklara açılan kapılar çift katlıdır ve her zaman kapalı tutulur; içeriye bakmaya izin vermezler ve evlerin sokağa bakan pencereleri neredeyse yoktur.”
Ayrıca veba salgınının mahalle mahalle nasıl ilerlediğine dair kitapta tutulan kayıtlar ve Avrupalı tüccarların hanlarda kendilerini nasıl izole ettiklerine ilişkin bilgiler, dönem için eşsiz birer tarihî vesika niteliği taşımaktadır. Bununla birlikte eser, Halep Kürtlerine ilişkin olarak da hâlâ önemini koruyan değerli bir kaynaktır. Kürtlerin genellikle Halep’in dış mahallelerinde yaşadığı belirtilen eserde, özellikle Neyrab Kapısı’ndan (Bab al Neereb) Bankusa’ya kadar uzanan bölgede Türkmenler ve Araplarla birlikte tarımla uğraşan Kürt topluluklarının bulunduğu ifade edilir.
Kitapta Halep Kürtlerine ilişkin geçen bilgiler özetle şunlardır:
• Kürtler Mahallesi (Haret al Kurad): Şehrin banliyölerinde Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı ve “Kürtler Sokak/Mahallesi” (Kurdeen street) olarak adlandırılan özel bir bölge bulunmaktadır.
• Konaklama Biçimi (Keysariye): Kürtlerin, şehirdeki düşük gelirli yabancıların (Araplar ve Ermenilerle birlikte) kaldığı, "Keysariye" (Keifaria) denilen, avlu etrafına dizilmiş küçük ve bakımsız evlerden oluşan alanlarda ikamet ettikleri belirtilir.
• Dil ve Kültürel Yapı: Kürtlerin dilinin Arapçadan ziyade Türkçeye daha yakın olduğu, ancak her iki dilden de önemli ölçüde farklılaştığı not edilmiştir.
• Giyim Kuşam: Kürtler, Türkmenlere benzer şekilde, başlarına yüksek ve koni şeklinde keçeden yapılmış bir başlık (Kaook) takarlar ve etrafına kısa bir sarık sararlar.
• Göçebe Topluluklar (Rışvanlar): Halep düzlüklerini sık sık ziyaret eden ve "Rışvan" (Rufhwans) olarak bilinen gezgin topluluğun aslında bir Kürt aşireti olduğu belirtilir.
•Asayiş ve Ceza: Kürtlerin bazen “atrocious offenders” (ağır suçlular) bağlamında anıldığı ve kazığa oturtma (empaling) gibi ağır cezaların uygulanabildiği durumlardan söz edilir. Ayrıca yol kesen Kürt haydutlarından (Kurdeen banditti) da bahsedilmektedir.
• Yaşam Biçimi: Kürtlerin savaşçı bir yapıya sahip oldukları ve dağlık bölgelerdeki kalelerinden ovadaki yerleşimlere sık sık akınlar düzenledikleri ifade edilir. Hatta bu durumun bir sonucu olarak bölgedeki asayişi sağlamak amacıyla Kilis gibi bazı yerlerin Halep’ten ayrı bir eyalet statüsüne getirildiği belirtilir.
• Tarihsel Bağlantı: Yazar, antik çağ yazarı Ksenofon'un eserlerinde betimlediği dağ sakinleri ile 18. yüzyılda Halep’te karşılaştığı Kürt toplulukları arasında doğrudan bir benzerlik kurmakta ve bu halkın bölgedeki varlığının çok eskiye dayandığını ima etmektedir.
Buckingham’ın Halep’ten Diyarbakır’a yolculuğu
İngiliz araştırmacı ve yazar James Silk Buckingham ise 1800’lü yılların başında Halep’ten Diyarbakır’a oradan Bağdat’a uzanan uzun bir yolculuğa çıktı. Gezisini 1822 yılında “Travels in Mesopotamia” (Mezopotamya’ya yolculuk) adıyla yayınlayan Buckingham 200 kişilik bir kafileyle zorlu bir yolculuk tecrübesiyle ülkesine döndü. Dicle’nin kıyılarında Êzîdîlerin yaşadığını ve Araplarla sürekli savaş hâlinde olduklarını anlatan Buckingham, Kürdistan topraklarına giriş anını şöyle tasvir eder:
“Çölde öyle bir kuraklık ve sessizlik var ki dayanılmayacak kadar. Bütün gücümüzü alan bu atmosferde eriyip giderken karşımızda yüksek, karla kaplı dağlarıyla Kürdistan’ı gördük. Öyle bir zıtlık ki soğuk bir iklime olan hasretimizi daha da artırdı ve o an çektiğimiz kahrı büyüttü. Buradaki evler de Diyarbakır’daki gibi bazalt taşlarıyla yapılmış.
Kürdistan dağlarından getirilen ve buradan Halep’e götürülen safran bitkisi bu bölgenin zenginliğinin ana kaynağıdır; buradaki insanların en önemli uğraşıdır. Bölge halkı çoğunlukla Kürtlerden oluşur; biraz Türk ve biraz da Arap vardır. Musul’a yaklaşıyoruz; kaç kere yıkılıp yeniden inşa edilen bir kent… Eski kalıntılar gözüküyor. Temmuz sıcağı altında Şengal Dağı’nı ve ovasını geçiyoruz.”
Êzidilerin Alman doktora gösterdiği misafirperverlik
Halep’teki Êzidilere ilişkin benzer gözlemleri, 1803–1805 yılları arasında Halep’te yaşayan Alman bilim insanı ve seyyah Ulrich Jasper Seetzen’in anlatımlarında da görmek mümkündür. “Tagebuch des Aufenthalts in Aleppo” (Halep’teki Günlüğüm) isimli eserinde Seetzen, bölgede Êzîdîlerle karşılaştığını şu şekilde kaydeder:
“Halep’ten Latakia’ya yolculuk yaparken ne Müslüman ne de Hristiyan olan bazı köylerden geçiyoruz. Martauwan ve Kefthin bu köylerin en büyükleri. Bize Êzîdî olduklarını söylüyorlar. Êzîdîlerin misafirperver olmaları dikkatimi çekiyor; bizi evlerine davet ediyor, ikramlar getiriyor ve gece burada konaklamamız için ısrar ediyorlar.”
Sonuç:
Tüm bu anlatımlar birlikte değerlendirildiğinde, Halep’in yalnızca bir ticaret merkezi ya da stratejik bir sınır şehri olmadığı; aynı zamanda Batılı seyyahların, misyonerlerin ve araştırmacıların zihninde Doğu’yu anlamlandırdıkları bir temas alanı olduğu görülür. Bu metinlerde Kürtler de kimi zaman savaşçı, kimi zaman göçebe, kimi zaman misafirperver topluluklar olarak farklı bakış açılarıyla tasvir edilir; ancak her hâlükârda bölgenin tarihsel ve toplumsal dokusunun ayrılmaz bir parçası olarak öne çıkarlar. Böylece Batılı gözlemcilerin bıraktığı bu kayıtlar, kendi önyargı ve sınırlarını taşısalar da, Halep ve çevresindeki Kürt varlığını geçmiş yüzyılların tanıklıklarıyla anlamamıza imkân veren kıymetli birer tarihsel hafıza işlevi görür.
Fotoğraf: 1794 tarihli The Natural History of Aleppo baskısında Halep’i tasvir eden gravür.
**Bu yazı ilk olarak Şubat 2026’da kurdarastirmalari.com sitesinde yayınlandı