Boynu Bükük Bir Sürgün: Kürt Lalesi

En çok zarar gören ise 1844 yılında kurulan Mektebin Botanik Bahçesi ve herbaryumuydu. Kurutulmuş bitki örneklerinin preslenerek saklandığ

11/16/20214 min read

Boynu Bükük Bir Sürgün: Kürt Lalesi

11 Ekim 1848 gecesi İstanbul-Beyoğlu’nda çıkan yangın, mahalledeki yüzlerce evin yanmasına neden oldu. Yangın, Mekteb-i Tıbbiye’ye, yani günümüzdeki adıyla İstanbul Tıp Fakültesi binasına da sıçramış ve burayı küle çevirmişti. Yangında yok olan tıbbiyedeki arşiv, aslında Osmanlı’nın bilim hafızasıydı. Doğa tarihi koleksiyonları, kitaplık ve laboratuvarlar büyük ölçüde harap oldu.

En çok zarar gören ise 1844 yılında kurulan Mektebin Botanik Bahçesi ve herbaryumuydu. Kurutulmuş bitki örneklerinin preslenerek saklandığı herbaryum dolaplarında neler yoktu ki: Anadolu, Mezopotamya ve İran’a uzanan geniş bir coğrafyadan çiçekler, güller, bin bir çeşit bitki örneği...

İstanbul’daki botanik bahçesi ve herbaryumun kurucusu ise Alman bilim insanı Friedrich Wilhelm Noë’ydi. 1789 Berlin doğumlu Wilhelm Noë aslında eczacıydı. Ancak doğa ve çiçek merakı onu Osmanlı’nın en büyük toplayıcılarından biri yapacaktı. 1858’de İstanbul’da vefat eden Wilhelm Noë, Anadolu’yu dolaşarak çiçek örnekleri topluyor; onları familya–tür ismine, toplandığı yükseklik ve yere göre koleksiyonuna kaydediyordu.

Friedrich Wilhelm Noë’nin yolu, Beyoğlu yangınından bir yıl önce, 1847’de Kürdistan’a da uğramıştı. Van Gölü’nün güneyinde dolaşırken gördüğü laleler dikkatini çekmiş, onları Kürt coğrafyasından toplandığını belirterek koleksiyonuna not etmişti. Ters bakan bu laleler; Van’dan başlayıp Hakkâri’ye, oradan da Zagros Dağları’na uzanan geniş bir coğrafyada, ortalama 1500 metreyi aşan tüm yüksekliklerde yetişiyordu.

Wilhelm Noë, bu lale örneklerini, aynı yıllarda botanik bilimine merak salmış İsviçreli bilim insanı Pierre Edmond Boissier’e gönderdi. Noë’nin topladığı örnekler hâlâ Avrupa’nın birçok herbaryumunda bulunuyor. Van’da topladığı lale ise onun ölümünden bir yıl sonra, 1859’da “Fritillaria kurdica” adıyla ve “Boiss. & Noë” şeklinde, doğa bilim literatüründe yerini aldı.

Boissier ise Wilhelm Noë’den daha şanslıydı. Güney Avrupa’dan Afrika’ya, oradan Kafkasya ve İran’a kadar gitmiş; 6 binden fazla çiçek türünü kategorize ederek dünya botanik bilimine büyük katkı sunmuştu. 1847 yılında Moskova’dan başlayıp Hazar Gölü kıyısında tamamladığı gezisini ise 1860 yılında yayımladığı “Transkafkasya ve İran Gezisinde Topladığım Bitkiler” kitabında anlattı. O kitapta Boissier’in not ettiği Kürt çiçekleri şunlardı:

  • Althea kurdica: Hazar Gölü kıyısında, genelde ormanlık yerlerde yetişiyor. (Kayıt tarihi: Ağustos 1847)

  • Veronica kurdica: İran’ın kuzeybatısında yer alan, 4 bin metre yüksekliğindeki Sabalan Dağı’nda bulundu. (Kayıt tarihi: Haziran 1847)

Ayrıca Boissier’in isim verdiği bir başka çiçek de “Merendera kurdica” adıyla bilim dünyasında geçiyor. Hakkâri’nin Uludere ve Şemdinli ilçelerinden başlayıp Güney Kürdistan’ın Rewanduz bölgesine kadar uzanan coğrafyada, 1800 metreden başlayan yüksekliklerde bu çiçeğe rastlamak mümkün.

Ancak ne gariptir ki toplayıcıların notlarına rağmen, günümüz bilim dünyası bu çiçeklerin ana vatanının Kürdistan olduğundan söz etmiyor. Oysa çiçeklerin coğrafyasına ilişkin verilen bilgilerin Kürdistan’ı tarif ettiğini anlamak hiç de zor değil: Türkiye’nin güneydoğusu, Irak’ın kuzeyi ve İran’ın batısı...

Oysa Avrupa’nın, Kürdistan’da yetişen çiçeklerle tanışması çok eskilere dayanıyor. İnsanlığın “çiçek aşkı” 16. yüzyıldaki keşiflerle başlamıştı. 1585–1702 yılları arasındaki “Hollanda Altın Çağı”nın vitrini ise paha biçilmez lalelerdi. Hatta kimi tarihçilere göre ilk ekonomik kriz ve piyasalardaki “spekülatif balon” lalelerden dolayı çıkmıştı. 1634–1637 yılları arasında “Lale Çılgınlığı” adı verilen bu dönemde, lale soğanları bir ev veya bir gemi fiyatından daha pahalıya satılıyordu.

  1. yüzyılın sonunda, Boissier ve Noë’nin adını verdiği “Fritillaria kurdica” laleleri İran’ın kuzeyinden Hollanda’ya getiriliyordu. Laleler Avrupa’da “Kral Tacı” adıyla satılıyordu. Aynı dönemdeki Osmanlı kayıtlarında ise lalenin adı “Tuğ-u Şah” olarak geçiyor. Dönemin Hollandalı ünlü ressamı Jan Brueghel ise 1606/1607 yılları arasında çizdiği bir vazonun ortasına bu laleyi yerleştirmişti.

Şu an Avusturya’nın başkenti Viyana’daki Sanat Tarihi Müzesi’nde bulunan, 93x73 cm boyutundaki gölgesiz tabloda Brueghel, bir vazoda 130 farklı çiçeği birlikte resmetmiş. Müzedeki çiçek tablolarını “Sanatta Çiçeklerin Pırıltısı” adlı katalog kitapta anlatan Daniel Uchtmann’a göre ise Brueghel, bu lalenin Mezopotamya’dan geldiğinden habersizdi.

O yıllarda lale soğanlarının günümüz ekonomisiyle 100 bin Euro değerinde satıldığını hatırlatan Uchtmann, “Laleler o kadar pahalıydı ki Brueghel’in bile bu laleleri gördüğünü sanmıyorum. Büyük ihtimalle başka çizimlere bakarak bu tabloyu yaptı” diyor. Müzenin sanat tarihçisi Daniel Uchtmann ile ayrılırken, kitabını bize “Umarım Kürdistan Kral Tacı’nın izini bulursunuz” sözleriyle imzalıyor.

Doğanın mı, yoksa duygularımızın dili midir? Belki de ikisi birden. Kimi zaman hüzünlerimizi, kimi zaman üzüntümüzü, kimi zaman da sevincimizi anlatır. M.S. 1. yüzyılda yaşayan doğa bilimci Gaius Plinius Secundus, tarihin ilk ansiklopedisi “Doğa Tarihi”nde “Doğa, çiçeklerle sanat resmini gösterir; her an kaybolmaya hazır zenginliğini ve taze yüzünü bize hatırlatır” demişti.

Ralph Waldo Emerson’a göre ise “Çiçekler, yeryüzünün gülümsemesidir.” Ancak Kürdistan’daki bu laleler “Gulxwîn” (kanlı gül), “nikûnser” (boynu bükük) ya da “ağlayan gelin” olarak biliniyor. Bunun sırrı kim bilir, belki de yetiştikleri topraklardadır; Kürdistan’dadır.

PERWER ARMED