Humeyni’ye Karşı Bir Kürt Şeyhi

Şeyh İzzeddin Hüseyni, 1922 yılında Doğu Kürdistan'ın Baneh kentinde bölgenin önde gelen ruhani bir ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi.

Humeyni’ye Karşı Bir Kürt Şeyhi

16 Ocak 1979 gece yarısı Tahran Havaalanı'ndan yolcu uçağıyla Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin ülkesini terk etmesiyle, demir yumrukla iktidarı elinde tutan 54 yıllık Pehlevi Hanedanı sona ermiş; ancak çok değil iki hafta sonra, 1 Şubat 1979 günü Ayetullah Humeyni’nin yine bu havalimanına gelişiyle İran’ın geleceği kimsenin tahmin bile edemeyeceği bambaşka bir eksene kayacaktı.

İşte 1979’un kaos aralığında Doğu Kürdistan’ın (Rojhilat) en büyük kentlerinden Mahabad’ın cuma imamı Şeyh İzzeddin Hüseyni’nin mücadele sahnesine çıkışı, Tahran’a sinmek üzere olan yeni rejimi çok öfkelendirecekti. Zira başını bir imamın çektiği İslamcı görünümlü kolonyalistlere karşı Kürt imam Şeyh İzzeddin, kıran kırana bir mücadeleye girişecekti; hatta onu dağlarda silahlı bir peşmerge olmaya kadar götürecek bir kavga verecekti. Onun mücadele konsepti, söylemleri ve felsefesi ne daha önceki Kürt önderlerine ne de dini liderlere benziyordu.

Şeyh İzzeddin Hüseyni, 1922 yılında Doğu Kürdistan'ın Baneh kentinde bölgenin önde gelen ruhani bir ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Fen bilimleri ve İslam tarihi konusunda bilgisiyle dikkat çeken din alimlerinden olan babası Şeyh Salih, Irak'taki İngiliz mandasına karşı Kürt ayaklanmasını başlatan Şeyh Mahmud Berzenci’ye ilgi duyuyordu; hatta onunla gizli yollarla temas bile kurmuştu. Kimi kaynaklara göre Şeyh Salih’in Berzenci ile bağlantısı 1930’lara kadar sürdü.

Küçük yaşlardan itibaren babasının yanında dini eğitim almaya başlayan Şeyh İzzeddin, Arapça ve Farsçayı iyi düzeyde öğrendi. Memleketinde Rıza Şah yönetimindeki ilk devlet okulu açıldığında ısrarla bu okula gitmesini onaylamayan babası, bunun yerine başka din âlimlerinin yanında eğitim almasını tercih etti. Bu nedenle Şeyh İzzeddin, 17 yaşındayken dini eğitimine devam etmek için Serdeşt bölgesindeki Siser köyüne gitti. Daha sonra da birçok merkezde ve bir süre de Mariwan’da ünlü din profesörü Mele Bagher Balek'in yanında eğitimine devam etti.

Şeyh İzzeddin, babasının vefatından sonra 1942 yılında Mukriyan bölgesine (Doğu Kürdistan’ın orta kesimine tekabül ediyor) taşındı. Merkezinde Mahabad kenti bulunan Mukriyan, onun hayatında önemli bir dönüm noktası oldu. Lakin bu bölge; Kürt siyasi faaliyetlerinin ve ulusal mücadelenin merkez üssüydü. Rıza Şah'ın, oğlu Muhammed Rıza Pehlevi lehine tahttan çekilmek zorunda kaldığı ve ülkenin belirsizliğe sürüklendiği bu dönemde halk hareketleri de İran’da almış başını gidiyordu. İşte Tahran’ın o kaotik günlerini fırsat bilen çeşitli kesimlerden Mahabadlı bir grup Kürt yurtseveri, aynı yıl Komeley Jiyanewey Kurdistan’ı (Komeley JK - Kürdistan Diriliş Cemiyeti) kurdu. Şeyh İzzeddin, öncülüğünü Qazi Mihemed’in yaptığı 15 kişilik gruba bir yıl sonra, 21 yaşındayken üye oldu.

Kürdistan Cumhuriyeti Günleri…

Bokan’da olduğu günlerde, 22 Ocak 1946 günü merkezi Mahabad olan Kürdistan Cumhuriyeti kuruldu. Birkaç gün sonra görkemli bir törenle cumhuriyet bayrağı, Mahabad'dan Bokan’a getirilerek yüksek bir binanın tepesine dikildi. Bu anları başından sonuna kadar izleyen Şeyh İzzeddin, anılarındaki anlatımına göre o gün hayatının en heyecanlı günüydü.

Birkaç ay sonra da Cumhuriyet'in başkenti Mahabad'a taşınan Şeyh İzzeddin, cumhuriyet hükümetinde Adalet Bakanlığı yapan ünlü din profesörü Mele Hüseyin Mecdi'ye asistanlık yaptı. Fakat kimi kaynaklara göre, Şeyh İzzeddin ömrü sadece 11 ay süren Kürdistan Cumhuriyeti’ne “burjuvaların elinde” olduğu gerekçesiyle mesafeli durdu.

Cumhuriyetin yıkılışını takip eden aylarda Şeyh İzzeddin, dini eğitimine ağırlık verdi ve 1948 yılında resmi imamlık unvanı ile ders verme hakkı elde etti. Artık Mukriyan’da birkaç cemaate namaz imamı ve din dersi öğretmeni olacaktı. Bu resmi görev için aslında çok istekli değildi; çünkü -onun anlatımına göre- ekonomik olarak bağımsız kalabilmek için devletin kapısını çalmak dışında başka çaresi de çoktu. Lakin Şii din adamlarının aksine Kürdistan'daki Sünni imamların tek gelir kaynağı; toprak ağalarının emrindeki köylülerin verdiği mali destekti. Feodal bir sistemin hâkim olduğu Kürdistan’da imamlar bundan dolayı genelde toprak sahiplerine meydan okumaya cesaret edemiyorlardı.

Köylü Hareketine Destek Verdi

Şeyh İzzeddin ise kendisine farklı bir yol çizerek her zaman köylülerin yanında durdu, direnişlerine katıldı ve takip eden yıllarda (1950-1953) Mukriyan’da güçlenen köylü hareketinin aktif destekçilerinden biri oldu. Bundan dolayı da bölgedeki toprak ağaları tarafından hedef tahtasına konulacaktı.

Köylü hareketinin bir anda büyümesi toprak sahiplerini korkuturken, Ağustos 1953'te ABD ile İngiltere’nin desteklediği askeri darbe gerçekleşti. Tahran’daki yeni rejimden destek isteyen toprak ağaları, arkalarına rejimin kolluk güçlerini alarak köylü hareketini acımasızca ezdi. Köylü direnişi bastırılınca Şeyh İzzeddin Hüseyni’nin önünde, çalıştığı ve yaşadığı köyü terk etmekten başka seçenek kalmadı.

Zira o, dini konularda ilerici bir pozisyondaydı ve görüşlerini büyük bir cesaretle ifade etmekten kaçınmıyordu. Dini hurafelere karşı amansız bir mücadele verirken; zorla evliliklere ve küçük yaştaki kız ve erkek çocuklarının evlendirilmesine karşı çıkıyor, boşanma konusunda kadınlar lehine karar veriyor, evli bir adamın ikinci eş üzerine nikâh kıymasını asla kabul etmiyordu. Şeyh İzzeddin, İslam modernizminin kilit figürlerinden Mısırlı İslam hukukçusu, din alimi ve liberal reformcu Muhammed Abduh’un (1849-1905) fikirlerini kendisine esas alıyordu.

1958 yılında Mahabad’ın dini seminerine öğretim görevlisi olarak atanan Şeyh İzzeddin, ders verdiği öğrencilerini İslam dininin temelleri dışında Kürt özgürlük mücadelesiyle de tanıştırıyordu. Öğrencilerinden bazıları daha sonraki yıllarda adlarını Rojhilat’ın direniş tarihine yazdıracaklardı. Bunlardan biri, 1968-69’daki silahlı ayaklanmaya öncülük eden ve vahşice katledilen isimlerden Mele Aware olarak bilinen Kürt devrimci Mele Ahmet Şalmaşi’ydi.

Şeyh İzzeddin’in hayatının dönüm noktalarından birisi de 1969 yılıydı. Zira o yıl hem Mahabad kentinin resmi camisinin imamı olacaktı hem de Şah rejiminin zindanlarıyla tanışacaktı. İran devletinin kendisine verdiği resmi imam statüsü için şöyle diyordu: “Bana verdikleri pozisyonu işgal eden ‘kötü adam’ım ve yetkililer bu pozisyonu almama izin verdikleri için pişman oldular.”

Mahabad’ın en yüksek mevkideki din adamı statüsünü kazandığı yıl, Mahabad’daki cumhuriyet yenilgisi sonrası bir grup Kürt devrimcinin 1968’in Nevroz’unda başlattığı silahlı mücadele de kanlı biçimde bastırılıyordu. İşte o günlerde Tahran rejiminin başlattığı tutuklama furyasından Şeyh İzzeddin de nasibini aldı. Tutuklanan Şeyh İzzeddin, büyük bir cezaevine dönüştürülen Celdian kasabasının askeri garnizonuna gönderildi. Ancak Kürt halkı alimlerinin tutuklanmasına öfkeliydi; öfkenin daha da büyümesi ve gösterilere dönüşmesinden korkan İran rejimi bir süre sonra onu serbest bırakmak zorunda kaldı.

1970’lerin başına gelindiğinde dünyayı sarsan 68 kuşağının devrimci rüzgârı, Tahran meydanlarını da coşturuyor, toplumun her kesimden on binlerce kişinin katıldığı gösteriler Şah rejimini sarsıyordu. Komünistler ve Kürtler gibi Şii din adamları da rejimin baskısı altındaydı ve Şiilerin yaşadığı kentlerden uzak kalmaları için Kürdistan’ın iç kesimlerindeki Sünni yerleşim merkezlerine sürgün ediliyorlardı. Daha sonra Humeyni rejiminin beyin kadrosunu oluşturacak bu Şii din adamlarına en çok yardımcı olan şüphesiz Şeyh İzzeddin’di.

1978’de tüm İran'a yayılırken, aynı yılın haziran ayında sağlık sorunları nedeniyle salıverilen ve bir süre sonra yaşamını yitiren Kürt devrimci Aziz Yusufi için on binlerce kişinin katıldığı bir cenaze töreni gerçekleşti. Kitleye Şeyh İzzeddin hitap etti ve o dokunaklı konuşmasını Kürt şair Piramerd'in şu dizeleriyle bitirdi: “Hayır, vatan şehitleri için ağlamaya ve yas tutmaya gerek yok. Onlar ölmezler, onlar ulusun kalbinde yaşamaya devam ediyor.” Yine aynı yıl Mahabad şehrinin meclis başkanı olarak seçilen Şeyh İzzeddin, birçok kentte kitlesel toplantılara ve gösterilere katılarak, o uzun sakalıyla Şah rejiminin yıkılmasına götüren tarihi direnişin öncülerinden, önemli figürlerinden biri oldu.

‘Devletin Özü Değişmedi; Taç Gitti, Sarık Geldi’

1979’un ilk haftalarında rejimin yıkılmasıyla Şeyh İzzeddin’in rolü daha da önemli hale geldi. O günlerde Humeyni gölgesinde bulunan geçici hükümetin bazı temsilcileri, ilk fırsatta Kürdistan'ı ve Şeyh İzzeddin'i ziyaret ettiler. Bu ziyaretin ve görüşmenin en önemlisi 18 Şubat 1979 günü Şeyh İzzeddin’in konutunda gerçekleşti. Geçici hükümetin bakanlarından Daruş Forouhar'ın da aralarında bulunduğu heyete; Kürdistan'ın çeşitli şehirlerinin kent meclisleri temsilcileri adına bir karar hazırlandı ve hükümet heyetine teslim edildi. İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDPI) ve Kürdistan Emekçileri Devrimci Örgütü (Komala) liderlerinin yanı sıra Şeyh İzzeddin’in de hazır bulunduğu müzakerelerde Kürtler, Tahran’dan gelen heyete taleplerini iletti.

“Mahabad'ın 8 maddesi” olarak tarihe geçen maddelerin yedincisi şöyleydi: “Kürt şehirlerini temsil eden tüm temsilciler, Şeyh İzzeddin Hüseyni hazretlerinin Kürt halkının merkezi hükümetle müzakere edecek herhangi bir heyetine başkanlık etmeye uygun olduğunu beyan eder; geçici hükümete gerici Kürt unsurlarla temasa geçmemesini ve müzakereye girmemesini bildiririz.”

Ancak Kürtlerin muhtariyet ya da modern adıyla özerklik talebini Humeyni “İslam’da muhtariyet diye bir şey yok, hepimiz aynı ümmetteniz” diyerek reddediyor; Kürdistan’da katliamla bastırılacak olan kanlı bir direnişin ayak sesleri 1979 baharından itibaren geliyordu.

KDPI ve Komala silahlanmış ve neredeyse Kürdistan’ın çoğunluğuna hâkim hale gelmişlerdi. Aynı yılın 19 Ağustos gününde Humeyni, Kürt halkına cihat ilan etti. Şeyh İzzeddin, diğer Kürt güçleriyle birlikte Irak sınırındaki dağlık bölgelere çekilmek zorunda kaldı. Yeni rejimin güçleri bir yıl gibi kısa sürede Kürdistan'ın neredeyse tüm şehir ve kasabalarını işgal edince peşmergelerin öncülük ettiği amansız bir gerilla savaşı başladı. Sivil halka acımasızca davranan İran İslam Cumhuriyeti güçleri hemen hemen her kentte toplu ve yargısız infazlara girişti.

1980 yılının mart ayında Kürdistan’ın büyük kenti Sine’de (Senendej) halk ile garnizona bağlı silahlı güçler arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Çatışmaya son vermek için Tahran’dan Sine’ye giden Haşimi Rafsancani, Beni Sadr, Ayetullah Beheşti, Ayetullah Taleghani gibi üst düzey hükümet temsilcilerinin karşısında Şeyh İzzeddin, Kürt halkının baş müzakerecisi olarak oturuyordu. Müzakere görüşmeleri sırasında yeni rejimin askeri savaş uçakları toplantıyı tedirgin edecek şekilde binanın üzerine uçunca Şeyh İzzeddin, dayanamayarak öfkeyle hükümet heyetine şu sözlerle seslendi: “Taç ile sarık arasında ne fark var? Devletin özü değişmedi, Şah'ın tacı gitti, yerine Ayetullah'ın sarığı geldi.”

Yeni rejimin tam olarak şekillenmesi ve İslam Cumhuriyeti’nin kurulması için 30 Mart’ta gerçekleşecek halk oylamasına giden günlerde ise Şeyh İzzeddin bir bildiri yayımlayarak “İran İslam Cumhuriyeti için oy kullanmayın” dedi. Ancak bu duruşuna rağmen hâlâ Tahran’ın diyalog için aradığı isim olmayı sürdürdü. Aynı yılın nisan ayında davet üzerine Tahran'a giden Şeyh İzzeddin, dönemin başbakanı Mehdi Bazargan ve Humeyni ile bir araya geldi. Humeyni ile yaptığı tarihi görüşmeyi daha sonraki yıllarda Şeyh İzzeddin gazetecilere şöyle anlatacaktı: “Ayrılırken Humeyni beni pelerinimin eteğinden tuttu ve bana şöyle dedi: ‘Senden istediğim şey Kürdistan'ın güvenliğidir’. Ben de onu eteğinden tuttum ve şöyle dedim: 'Senden istediğim Kürdistan için özerklik.”

Kürdistan’ın Yaşlı Kartalı

1980 Haziran’ın son günlerinde Kürdistan'a yeniden dönen Şeyh İzzeddin, Kürdistan’ın bir ucundan diğerine geçtiği bütün şehirlerde on binlerce kişi tarafından karşılandı. Şehirde artık güvenliği olmayan Şeyh İzzeddin, dağlara çekilen peşmergelerle iç içe yaşamayı tercih etti. O günlerde dikkat çeken bir ayrıntı ise Dr. Qasimlo liderliğindeki KDPI’ye değil de daha solda duran Marksist ideolojiyle örgütlenen Komala’ya yakın olmasıydı. Lakin Şeyh İzzeddin, KDPI’nin sosyalist çizgisinin aksine Komala’nın komünist duruşunu beğeniyor ve şöyle diyordu: “Komünizm, reel sosyalizmden daha gerçekçi; eğer olacaksam camide Müslüman sokakta komünist olurum.”

Şeyh İzzeddin 1982 sonbaharında dokuz hafta süren bir seyahatle Paris'e ve ardından Suudi Arabistan'a gitti; uluslararası radyo, televizyon kanalları ve gazetelerle röportajlar verdi. Ardından 60 yaşında olmasına rağmen yeniden Kürdistan dağlarına döndü ve 10 yıl boyunca Doğu ve Güney Kürdistan’ın birleştiği yüksek dağların zorlu yaşam koşullarına direndi. Bundan dolayı olacak ki Kürtler arasında “Yaşlı Kartal" (Kürtçe orijinali Pîrê Helo) lakabını kazandı. Sadece İran rejiminin değil Kürdistan dağlarını bombalayan Irak ordularının da hedefi olan Şeyh İzzeddin’in bulunduğu karargâh, Baas rejiminin savaş uçaklarınca bombalandı. Bu saldırıda o şans eseri yara almadan kurtulurken; bir kadın çocuğuyla birlikte hayatını kaybetmiş, aralarında eşi ile peşmerge korumalarının da bulunduğu 9 kişi yaralanmıştı.

1990’da sürgüne çıkmak zorunda kalan Şeyh İzzeddin, hayatının geri kalanını İsveç’te geçirdi. Ancak sürgün onun için yeni bir mücadelenin kapısını araladı. Kürdistan’ın dört parçasından siyasi ve dini grupların çekim merkezi haline gelen Şeyh İzzeddin, Kürt sorununun tartışıldığı birçok konferansa katıldı; 1999’da ise Brüksel merkezli Kürt Ulusal Kongresi'nin (KNK) kuruluşunda aktif bir rol oynadı.

Şeyh İzzeddin, son röportajını 2010 yılında BBC Farsça’nın televizyon kanalına verdi. Çok ilgi gören bu röportajda onun şu sözleri hafızalarda kaldı: “Din, insan ile Tanrı arasındaki ilişkiden ibarettir. Din adamlarının ve din alimlerinin faaliyet alanı maneviyat ve dini inanç alanıyla ilgilidir. Din kesinlikle devletten ayrı olmalıdır.”

10 Şubat 2011 tarihinde İsveç’in Uppsala kentinde tedavi gördüğü hastanede 89 yaşında vefat eden Şeyh İzzeddin’in naaşı, Güney Kürdistan’ın Süleymaniye kentindeki Seywan Tepesi'nde bulunan Şehit Mezarlığı'na, binlerce kişinin katıldığı törenle defnedildi. Şeyh İzzeddin Hüseyni, mücadelesi ve yaşamıyla Humeyni rejiminin Kürtlere karşı yürüttüğü din eksenli savaşında Kürt halkının bir “panzehiri” olarak tarihteki yerini aldı. Lakin meydanlarda o Kürt halkına şöyle sesleniyordu: “İnsanları insanlara karşı kışkırtan bir din, Tanrı'nın dini değildir.”

Şeyh İzzeddin Hüseyni: Gelecekte Biz Kazanacağız

Şeyh İzzeddin Hüseyni, 1979’da ve onu takip eden yıllarda bütün dünyanın gözlerini çevirdiği İran ve Doğu Kürdistan’da Batılı medyanın ilgi odağının merkezindeydi. Sadece ana akım basın kuruluşları değil aynı zamanda sol ve Marksist basının da ilgisini çeken Hüseyni, en dikkat çekici söyleşilerden birisini ABD’de örgütlü olan Devrimci Komünist Parti’nin günlük gazetesi Revolutionary Worker (Devrimci İşçi)’ye verdi.

Revolutionary Worker (RW), Hüseyni ile yaptığı tam sayfa röportajı 11 Temmuz 1980 günkü sayısında manşetten “Kürdistan'daki Devrimci Savaşın İçinden” başlığıyla okuyucularına duyurdu. Gazete muhabirinin Hüseyni’nin Mahabad’daki bürosunda kayıt aldığı bu söyleşiyi tarihe not düşülmesi açısından Türkçeye çevirip (sadece ara başlıklar ekleyerek) Hüseyni’nin mücadele karakterinin daha iyi anlaşılması için olduğu gibi yayımlıyoruz:

Kürdistan'da 50 binden fazla nüfuslu bir şehir olan Mahabad'a vardığımda sokaklarda gördüğüm ilk kişiye “Şeyhin bürosunu arıyorum” diye sordum. Söylemem gereken tek şey buydu. Yeni bulduğum arkadaşım -Şeyh'i ziyaretim konusunda çok hevesliydi- beni gördüğü ilk taksiye bindirdi ve şoföre basitçe “Şeyhin bürosuna” dedi. Milyonlarca Kürdün sözcüsü olarak gördüğü Şeyh İzzeddin Hüseyni'yi görmek için ücretsiz bir yolculuğa çıkmıştım.

Taksiye bindiğim andan Şeyh'in bürosunda karşılandığım ana kadar Mahabad'daki atmosfer devrimci ve demokrasi havasındaydı. Herkes Şeyh'in bürosunun nerede olduğunu bilmekle kalmıyor, oraya gittiğimde bu liderle halk arasında ne büyük bir bürokratik saçmalık ne burjuva formalitesi ne de feodal statü duvarı vardı. Hüseyni'nin nöbet tutan peşmerge güçlerinden biri bana sadece iki saat sonra gelmemi ve Şeyh'i görebileceğimi söyledi.

Şeyh Hüseyni ile görüşmek için geri döndüğümde bu izlenim bir kat daha arttı. Uzun boylu, sırım gibi, 58 yaşlarında bir adam olan Şeyh Hüseyni bizi selamlarken sıcak ve samimiydi. Kendimi hemen rahatlamış ve dostlar arasında hissettim. Ofisinde oturuyordum; yerde ince mavi bir halı, duvarlarda kilim ve yastıklar bulunan sade bir odaydı. Sandalye ya da masa yoktu; sadece bir telefon ve köşede bir yığın gazete ve broşür vardı. Oda tavandan sarkan gölgesiz tek bir ampulle aydınlatılıyordu.

İnsanlar sürekli Şeyh'in ofisine girip çıkıyor ve ona bir şeyler soruyorlardı, bu yüzden o bazı işlerini hallederken ben de Şeyh'in bürosundan bize tercümanlık yapacak olan biriyle konuşma fırsatını yakaladım.

“Mamoste tüm emperyalizme karşıdır - ABD, SSCB ve Avrupa da dahil” diye söze başladı. “Politik olarak çok bilgilidir. Sosyalist ekonomiye inanıyor -üretim araçlarının kolektif olarak sahiplenilmesi ve herkesin yararına kullanılması gerektiğine inanıyor- ama materyalist felsefe ve ideolojiye inanmıyor. Materyalizmle ilgili tüm Marksist kitapları okuduğunu biliyorsunuz, bu yüzden onunla tartışmak için ne hakkında konuştuğunuzu bilmeniz gerekir.”

Şeyh'in siyaset ve dinin ayrı tutulması gerektiğine inandığını açıkladı. (İslam'ın Sünni kolunda şeyh dini bir liderdir.) İnsanlar ona dua, eğitim, evlilik ve boşanma gibi konularda tavsiye almak için gelse de, Hüseyni'nin Kürt halkı arasında büyük saygı görmesinin nedeni siyasi duruşudur. “Bütün sol Mamoste’yi destekliyor,” dedi arkadaşımız. “Tahran'a giden Kürt heyetinin tek sözcüsü oydu. O 'halkın içinden' gelen bir lider. Uzun yıllar Şah'a karşı yeraltında mücadele etti ve devrim sırasında Mahabad'da gerçekleşen Şah karşıtı gösterilerin çoğuna liderlik etti. Geçen sonbaharda yaşanan çatışmalar sırasında bir kez daha yeraltına çekildi ve dağlara taşındı.”

Hüseyni şehir şehir dolaşarak Kürt halkı adına konuşmaya ve onların mücadelesini savunmaya devam etti. Humeyni ve İslami hükümetin bazı liderleri onu defalarca “karşı devrimci” olarak suçladılar, hatta ölümü için çağrıda bulundular. Ancak güçleri birbiri ardına yenilgiye uğrayınca, hükümet geçen kasım ayında müzakere çağrısı yapmak ve müzakereleri Hüseyni'nin liderliğindeki Kürt gruplardan oluşan bir koordinasyon konseyi ile yürütmek zorunda kaldı.

Söylemek istediğim ilk şey, Kürdistan'a gelebildiğim için çok gururlu olduğumdur; çünkü ABD'deki birçoğumuz, ABD'deki birçok devrimci ve antiemperyalist grup İran devriminden ve Kürt halkının bu devrimi sürdürmek için verdiği mücadeleden ilham almıştır. Hüseyni bu selamlamayı başını sallayarak ve gülümseyerek kabul ediyor. Hüseyni parıldayan, tetikte gözleriyle büyük bir enerjiye sahip olduğu izlenimini veriyor.

Kürtlerin askeri gücü olmazsa özerklik bir anda gider

RW: Kürdistan için farklı özerklik planlarını açıklayabilir misiniz?

Hüseyni: Temelde üç plan var. Birincisi, geçen sonbaharda Kürt halkı ile hükümet arasındaki savaşın sona ermesinin ardından hükümetle görüşülen 26 maddelik program. Diğeri de KDP'nin hükümete verdiği 6 maddelik bir program daha var. Bunlar arasında, yani 26 madde ile 6 madde arasında pek bir fark olduğunu düşünmüyorum. Belki ifadelerde bazı farklılıklar var ama temelde tek bir anlama geliyorlar: Özerklik. Ancak Beni-Sadr'ın bahsettiği '6 nokta' çok farklı. Biz özerklikten bahsediyoruz ama hükümet özyönetim ya da onun gibi bir şeyden bahsediyor. Bu gerçek özerklikle aynı şey değildir. Örneğin Mahabad ve Bokan şu anda Azerbaycan'da. Kirmenşah (Kürdistan'ın güney sınırını belirleyen bir şehir) ise başka bir vilayette. Tüm bu şehirlerin tek bir vilayette olması gerekir. Beni-Sadr'ın önerdiği bu '6 madde' bu anlama gelmiyor. Bu sadece bir nokta. Hükümetin '6 maddesi' Şah döneminden çok da farklı değil; çok az farkla aynı şeyler. Halkımız hükümet tarafından pek çok kez kandırıldı ve şimdi uyanıyoruz. Devrimi tamamlamamız gerekiyor. Gerçek özerkliğin ancak İran genelinde demokrasi kurulduğunda ve demokratik bir halk hükümeti iktidara geldiğinde mümkün olacağını biliyoruz.

Hükümetle tek taraflı anlaşma yapanlar kaybeder

Şeyh'in görüşüne göre özerklik için Kürdistan'ın siyasi ve askeri işlerini kontrol edecek seçilmiş bir il meclisi gerekiyor. Hüseyni birkaç ay önce The Iranian dergisine verdiği bir röportajda şöyle demişti: “Hiç şüphe yok ki askeri güç özerk Kürt vilayetinin elinde olmazsa özerklik bir anda elden gidebilir. Yerel polis ve jandarma Kürt peşmergeler arasından seçilmeli ve bunlar özerkliğin koruyucusu olarak hareket etmelidir.” Hüseyni ayrıca Kürdistan'ın iç işlerinin il meclisinin elinde olacağını ancak “ordu, para politikası, dış politika ve tüm İran'ı ilgilendiren ulusal kalkınma planlarının kesinlikle merkezi hükümetin elinde olması gerektiğine” dikkat çekti. Özerklik programının son bir noktası da Kürtçenin okullarda ve yönetimde resmi dil olarak kabul edilmesidir.

Hüseyni, Kürt halkının özgürlüğü için mücadele ettiğine inandığı tüm gruplarla iyi ilişkilerini sürdürmektedir. Aynı zamanda hükümetin herhangi bir grubu müzakere için ayırmasına izin verilmemesi gerektiğini belirtmiştir. Daha önceki bir röportajda hükümetin özerklik hareketini bölmeye ve daha az talepleri olan gruplardan biriyle (KDP'nin bir bölümünü kastederek) anlaşma yapmaya çalışıp çalışmadığı sorulduğunda Hüseyni şu yanıtı verdi: “Evet, bence hükümet harekette bir bölünme yaratmak istedi. İlk başta bana geldiler ve müzakere ortağı olarak sadece beni tanıdıklarını, başka kimseyi tanımadıklarını söylediler. Onlara kategorik olarak diğer siyasi grupların yokluğunda onlarla konuşmayacağımı söyledim. İkinci aşamada gidip KDP ile görüştüler. Hükümetle tek taraflı anlaşma yapan her grup zarar görecektir.” Ona göre bir grup ayrılsa bile diğer Kürt gruplar mücadeleye devam edebilecek kadar güçlü olacak.

Biz konuşurken insanlar büroya girip çıkıyor ve işlerini yürütüyorlardı. Peşmergelerden biri Mardom'un (Sovyet yanlısı Tudeh Partisi'nin gazetesi) bugünkü nüshasını okuması için yere attı. Gazetede Hüseyni'nin devrim sırasında yurt dışına kaçan ve Şah yanlısı generallerden nefret eden Ovcissie ve Sardjoff ile görüştüğünü iddia eden bir makale vardı. “Artık Kürt halkının iki düşmanı var” diyordu; “İslami hükümet ve Tudeh Partisi.” (O günün ilerleyen saatlerinde Mahabad'da Tudeh Partisi'nin edebiyat bürosunun yakıldığı sokak gösterilerine tanık oldum). Hüseyni'ye İslami hükümet ve Ayetullah Humeyni hakkında sorular sorarak devam ettim.

Humeyni Paris’te farklı bir adamdı

RW: İslami hükümetin Kürdistan'a saldırarak ne kazanacağını düşünüyorsunuz? Neden bu kadar korkuyorlar?

Hüseyni: Onlar Şii, biz Sünniyiz; biz Kürt, onlar Fars, iki farklı millet. Bize bu hakları verirlerse İran'daki diğer ezilen uluslara da -Türklere, Belucilere, Türkmenlere- vermek zorunda kalacaklarından korkuyorlar. O zaman Kürdistan'daki ve İran'daki diğer milletlerdeki güçlerini kaybetmiş olacaklar. Bunu yaparlarsa Şah'ın sahip olduğu güce sahip olamayacaklar.

RW: Ayetullah Humeyni bu mücadelede nasıl bir rol oynadı?

Hüseyni: Humeyni Paris'te olduğu gibi bir adam değil. Verdiği sözleri yerine getirmedi. O zaman Şah'a karşı savaşıyordu; şimdi ise gerici. Soğuk ve kalpsiz ve hükümettekiler tarafından kullanılıyor çünkü siyaset hakkında hiçbir şey bilmiyor. Emperyalizm nedir? O bunu bilmiyor.

(Çevirmenimiz ekledi: Humeyni 'iki dünya teorisi'ne inanıyor -İslam ve diğer herkes. Size bir hikâye anlatacağım. Hüseyni geçen yıl Humeyni ile Kürdistan hakkında görüşmek üzere Kum'a gittiğinde, Humeyni'ye Kürt halkının tüm sorunlarını ve endişelerini anlattı. Görüşmenin sonunda odadan çıkmak üzereyken Humeyni ona, 'Kürdistan'da sükûnet istiyorum, Kürdistan'da savaş istemiyorum, bunu benim için yapmanı istiyorum' demiş. Bunun üzerine Hüseyni ona 'Eğer bunu istiyorsan, ben de özerklik istiyorum' dedi. Humeyni hiçbir şey söylemedi ve odadan ayrıldılar.)

RW: ABD emperyalizminin Kürt halkına herhangi bir şekilde saldırmaya çalıştığını düşünüyor musunuz?

Hüseyni: Hükümetin Kürt halkına karşı bu savaşı başlattığını biliyoruz ve hükümetin bu kısmı ABD'ye çok yakın. Yani bu şekilde ABD emperyalizminin Kürdistan'da olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Tabas saldırısında, hükümetin içinde ABD emperyalistleriyle ilişkileri olan bir grup insan olmalı. Hükümetin ve ordunun içinde bir grup insan olmadan ABD'nin bunu yapmasına imkân yok. Anti-emperyalist olan İran halkıdır.

Şu anı bilemem ama gelecekte biz kazanacağız

RW: Çatışmalar şu anda nasıl gidiyor?

Hüseyni: Hükümet 5-6 gün içinde gelip Kürdistan'ı alabileceklerini ve ellerinde tutabileceklerini düşündü. Ama yanıldılar. Birçok farklı şehirde orduya büyük baskı uyguluyoruz ve bazen onları tamamen dışarı itiyoruz. Senendej'de insanlar 22 ya da 23 gündür savaşıyor. Bu sefer tüm insanları -kadınları, çocukları, yaşlıları, tüm insanları- kapsayan bir mücadele hâline geldi. Ama biz biliyoruz ki bu savaş Kürt halkının talebi değil. Onlar savaşmak istemiyor. Ancak hükümet onları savaşmaya zorlarsa son kişiye kadar savaşacaklardır. Şu anda taktiklerimizi değiştiriyoruz. Peşmergeler şehirleri terk edebilir. Şehirlerin dışında hükümete karşı savaşacaklar. Şehirlerin dışından hükümete daha fazla güç uygulayabilirler.

RW: Pêşmergeler bu noktada gerçekten Senendej’i terk etti mi?

Hüseyni: Çıkmaya başladılar ama henüz bitirmediler. Şehirlerde kalacak bazı gerillalar var; ordu onları tanımayacak ve ordu şehirlere girdiğinde direnişe liderlik edecekler.

RW: Hükümetle olan savaşta zafer kazanacağınızdan emin misiniz?

Hüseyni: Yakın gelecekte kazanıp kazanmayacağımızı söyleyemeyiz. Çünkü Kürt halkının mücadelesi İran'daki tüm diğer ulusların mücadele zincirinin sadece bir halkası. Bu zaman alacaktır. Ama gelecekte biz kazanacağız.

RW: Sizce toprak ve köylü sorunu çözülmeli mi?

Hüseyni: Toprak reformu açısından Şah'ın toprak reformu iyi değildi. Ama önce Kürdistan'da özerklik talebimiz için mücadele etmeli ve özerkliği elde ettikten sonra toprak sorununa çok iyi bir cevap vermeliyiz.

RW: Kürdistan'daki mücadeleyi İran genelindeki sınıf mücadelesiyle nasıl ilişkilendirdiğinizi açıklayabilir misiniz?

Hüseyni: Biz devrimi devam ettirmek için mücadele ediyoruz. Kürdistan'da mücadele eden gruplar için bu sadece ulusal bir sorun değil, onlar sınıf mücadelesi veriyorlar. Aslında şu anda Kürt halkının mücadelesinin iki temel direği emekçiler, yani işçiler ve ikinci olarak da köylüler. Ve kadınların mücadelede büyük bir rolü var; bu yeni bir şey. İran ve Kürdistan'da pek çok grup bir işçi sınıfı hükümeti, işçi sınıfı yönetimi talep ediyor.

Şeyh Hüseyni, 1 Mayıs'tan ve bunun dünya çapındaki işçiler ve ezilenler için ne anlama geldiğinden bahsettiğimizde, 1 Mayıs'ın yıllar önce kapitalistlerin birkaç işçiyi şehit etmesinin ardından Chicago'da nasıl başladığını ve kendisinin Mahabad'daki 1 Mayıs mitinginde nasıl konuşma yaptığını bildiğini söyledi. Ayrılırken Şeyh'e zaman ayırdığı için teşekkür ettim ve Kürt halkıyla ortak bir devrimci mücadeleyi paylaştığımızı yineledim. Hüseyni şöyle yanıt verdi: “ABD emperyalizmine karşı mücadele etmek gibi büyük bir görevimiz var. Tüm dünya ülkelerinin yönetimleri halkların elinde olmalıdır.”

Kaynaklar:

  • David McDowall, A Modern History of The Kurds, I.B. Tauris Yayınları, 1996

  • Carol Prunhuber, Kürdistan’ı Düşlerken; Kürt Rahman’ın Tutkusu ve Ölümü, Avesta Yayınları, 2009

  • Martin Van Bruinessen, Kürdistan Üzerine Yazılar, İletişim Yayınları, 2019

  • Chris Kutschera, Kürt Ulusal Hareketi, Avesta Yayınları, 2001

  • Ettela'at gazetesinin 1979 ve 1980 yıllarına ait arşivi

  • Yazar Ahmad Eskandari’nin kendi Facebook sitesinde yayımladığı araştırması.

  • İran İnsan Hakları Örgütü’nün internet sitesi “iranhrdc.org”da yer alan belge ve araştırmalar.

PERWER ARMED, 2025