Rojhilat’ın ABD ile İlişkileri: Bir diplomasinin trajik anatomisi

Qazî Mihemed'den Dr. Qasimlo ve Dr. Şerefkendî'ye uzanan temaslar... Rojhilat (Doğu Kürdistan)'ın Washington koridorlarındaki "stratejik sessizliğini", arşiv belgeleri ve yarım kalan diplomatik yolculuklar üzerine hazırladığım bir araştırma yazısı.

Rojhilat’ın ABD ile İlişkileri:
Bir diplomasinin trajik anatomisi

PERWER ARMED

“Sabah erkenden bizi, muhtemelen Sovyetler tarafından Mahabad'ın filizlenen ordusu için bir karargâh olarak kullanılmış bir binaya götürdüler. Duvarları Sovyet propagandası ve Sovyet liderlerinin resimleriyle kaplıydı. Qazî Mihemed'in ofisine alındığımızda; onu masasının arkasında, büyük bir Kürdistan haritasının yanında otururken bulduk. Eski bir İran er üniforması içinde, solgun ve çilekeş yüzünü çevreleyen seyrek favorileriyle kısa boylu, vakur görünümlü bir adamdı. Daha sonra bize ciddi bir mide rahatsızlığı olduğunu ve yoğurt dışında pek bir şey yemediğini söyledi. Kim olduğumuzu ve görevimizin mahiyetini açıkladıktan sonra eline bir parça kâğıt aldı ve belirgin ama kısık bir sesle, mistik gözleriyle ara sıra bize bakarak Farsça hazırlanmış bir konuşma okudu. Konuşma; Kürtlerin uğradığı baskıları, ulusal özlemlerini ve özgürlük seven halkların -özellikle de Amerika Birleşik Devletleri'nin- savaşın uğruna verildiği ilkelere uygun olarak Kürtlerin özgürlüklerini ve insan haklarını elde etmelerine yardımcı olma gerekliliğini özetliyordu.

Şöyle cevap verdim: 'Amerika Birleşik Devletleri her zaman tüm halkların özgürlüğünü ve insan haklarından serbestçe yararlanmasını savunmuştur. Bu idealin bir gün tüm dünyada gerçekleşmesini umuyoruz. Kürdistan'da Kürtlerin durumunu incelemek ve hükümetimize rapor vermek için geldik; durumlarının iyileştiğini, Kürtlerin sadece bir tiranlığı diğeriyle değiştirmediğini umuyoruz.'
Qazî Mihemed şöyle dedi: 'Hükümetim altındaki bölgelerdeki tüm insanlar istediklerini söylemekte ve yazmakta özgürdür.' 'Bunun böyle olduğunu kendim de gördüm,' diye cevap verdim. 'Demokrat Azerbaycan'da insanların sadece Tebriz ve Moskova radyolarını dinlemelerine izin verilirken, dün gece sokakta hem Londra hem de Ankara yayınlarını duydum.' Qazî, 'Kürtler yardım eden herkesten yardımı kabul etmek zorundadır ancak kimsenin tahakkümünü kabul etmeyecektir,' dedi ve devamla şöyle konuştu: 'Potsdam Konferansı'nda Üç Büyükler'e şikâyetlerimizi içeren bir dilekçe sunduk ama İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri bizi görmezden geldi.'
Atlantik Bildirgesi'ne atıfta bulunarak, ABD'nin geri kalmışlıklarını aşmalarına yardım etmesini umduğunu belirtti. Qazî, 'Kürtler olağanüstü bir şey istemiyor, sadece tüm insanlığın ayrıcalığı olan aynı doğal hakları ve özgürlükleri istiyor,' dedi. BM'nin Kürt durumunu dikkate alması gerektiğini ve en azından ilgili devletleri özerk bölgeler kurmaya zorlayabileceğini ekledi.”

ABD başkanlarından Theodore Roosevelt'in torunu ve eski CIA görevlisi Archibald Roosevelt (Archie Roosevelt olarak da bilinir), 1988’de yayımlanan “Bilgi Tutkusu İçin: Bir İstihbarat Subayının Anıları” kitabının 21. Bölümü’nde, “Mahabad Kürt Cumhuriyeti” başlığıyla; Kürdistan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Qazî Mihemed ile karşılaşmasını ve sohbetini bu sözlerle anlatmıştı.

Archibald Roosevelt, ömrü sadece 330 gün süren Kürdistan Cumhuriyeti’nin kurulduğu Rojhilat (Doğu Kürdistan)’ın Mahabad kentini 15 ve 16 Eylül 1946 tarihlerinde ziyaret eden dört ABD’li arasındaki tek devlet yetkilisiydi. Mart 1946 ile Şubat 1947 tarihleri arasında Tahran'da Askeri Ataşe Yardımcısı iken Roosevelt; bölgedeki siyasi oluşumları, özellikle de Sovyet faaliyetlerini ve siyasi gelişmeleri takip ederek raporlamıştı.

Mahabad’daki ikinci gününde, yani 16 Eylül 1946’da Amerikalı Roosevelt, sabah saatlerinde cumhuriyetin matbaasını ziyaret ederek basılan yayınlara göz atar ve bazılarını yanında götürmeye karar verir. Öğle saatlerinde ise yine Qazî Mihemed’in ofisine uğrar. Roosevelt’in anılarından öğrendiğimize göre, elindeki yayınları gören Qazî Mihemed ona dönerek şöyle der: “Amerika Birleşik Devletleri'nin Kürdistan hakkındaki her şeyi bilmesini istediğim için yayınlarımızın kopyalarını almanıza memnun olurum. Saklayacak hiçbir şeyimiz yok.”

Roosevelt kentten ayrılmadan önce yenen yemeğin ardından kendisine kavun ikram edilir ve Kürt cumhuriyetinin mütevazı binasında o meşhur fotoğraf karesi tam da o an kaydedilir. Bu kare, sadece bir misafirperverlik anı değil; Mahabad’ın dünya siyasetinin devasa çarkları arasında sıkışmış mağrur duruşunu belgeleyen en canlı tanıklıklardan biri olarak tarihe geçecekti.

Stratejik sessizlik: Washington’un Mahabad dosyası

22 Ocak 1946'da her ne kadar Sovyetlerin desteğiyle kurulmuş olsa da Kürdistan Cumhuriyeti, dönemin belgelerinde ve diplomatik yazışmalarında ABD ve İngiltere ile temas kurmaya çalışarak “tanınma arayışı” içindedir. Qazî Mihemed ve Kürt yönetimi, Batılı güçlerin desteğini alabilmek için hem Birleşmiş Milletler'e (BM) hem de doğrudan ABD ve İngiliz yetkililerine çeşitli mektuplar, muhtıralar ve çağrılar göndermişti. Ancak ABD ve İngiltere’ye göre Mahabad’daki bu oluşum, Sovyetler Birliği'nin bir “uydu devlet” girişimiydi ve bu nedenle Kürdistan Cumhuriyeti’ne hiçbir zaman diplomatik bir meşruiyet tanımadılar.

ABD o dönemde Truman Doktrini'ne giden süreçte, Sovyetlerin Ortadoğu’daki nüfuzunu kırmayı hedefliyordu; öncelik ise Tahran hükümetinin kontrolü sağlaması ve petrol sahalarının güvenliğiydi. Mahabad’da tarih sahnesine çıkan Kürt iradesi; İran’ın parçalanması ve Sovyetlerin Basra Körfezi’ne inme stratejisinin bir parçası olarak algılanıyordu. Bundan dolayı dönemin ABD Tahran Büyükelçisi George V. Allen, İran ordusunun Mahabad ve Azerbaycan Halk Hükümeti üzerine yürümesini açıkça desteklemişti.

Halbuki Qazî Mihemed, ABD’nin “demokrasi ve halkların kendi kaderini tayin hakkı” (self-determinasyon) söylemlerine güvenerek doğrudan ABD Başkanı Truman'a ve Dışişleri Bakanlığı'na hitaben mesajlar iletmişti. Mektuplarda Kürtlerin komünist veya Sovyet "kuklası" olmadığı, sadece insani ve demokratik hak taleplerinde bulundukları vurgulanmıştı.

Mahabad yönetiminin sunduğu diplomatik tekliflerin Washington’daki yankıları, dönemin resmi devlet kayıtlarında tüm ayrıntılarıyla karşımıza çıkmaktadır. Özellikle FRUS (1946) belgeleri, Mahabad’ın bu diplomatik manevralarının Washington’da nasıl bir “stratejik sessizlikle” karşılandığını kanıtlar niteliktedir. Lakin Truman yönetimi tarafından diplomatik bir muhataplık tesis edilmemesi adına Kürtlerin temel hak talepleri resmen yanıtsız bırakılmıştı.

ABD'nin bu mesafeli ve reddiyeci tavrı, 12 Ekim 1946 tarihli “SWN–4818” sayılı “Çok Gizli” (Top Secret) memorandum ile stratejik bir doktrine dönüşmüştü. Dışişleri, Savaş ve Deniz Kuvvetleri Koordinasyon Komitesi (SWNCC) tarafından hazırlanan bu belge, Kürdistan ve Azerbaycan’daki otonom hareketleri doğrudan “Sovyet yayılmacılığının bir aracı” olarak kodlamış; İran'ın toprak bütünlüğünün ne pahasına olursa olsun korunmasını ABD'nin ulusal güvenlik önceliği haline getirmiştir. Bu belgenin 3. maddesinin b bendinde tam olarak şöyle denilmektedir:

“İran’ın kuzeybatısı ile Irak’ın kuzeyindeki bitişik bölgeleri de kapsayabilecek, Sovyet hâkimiyetindeki özerk bir Kürt devletinin kurulması; varlığını SSCB’ye borçlu olan ve dolayısıyla Sovyetlerin güçlü etkisinde bulunan, bu nedenle de Yakın ve Orta Doğu’da anlaşmazlık, muhalefet ve isyan yaratmak için SSCB’nin istekli bir aracı haline gelmesi muhtemel bir devleti bölgeye sokarak ABD’nin stratejik çıkarlarını olumsuz etkileyecektir. Böyle bir devletin sınırları büyük olasılıkla Kerkük bölgesindeki İngiliz petrol kaynaklarını da kapsayacaktır. Bu durumda, Irak’ın bu petrol kaynaklarının kullanımı karşılığında İngiltere’den elde ettiği gelir, yeni kurulan Kürt devletine geçecektir. Böyle bir durum muhtemelen mevcut Irak hükümetinin dağılmasına ve ardından Batı demokrasileri yerine SSCB’ye yönelen yeni bir hükümetin ortaya çıkabileceği kaotik bir duruma yol açacaktır. Irak, Basra Körfezi'nin başına kadar uzanıyor ve Abadan petrol rafineleri pratikte Irak sınırında yer aldığından, bölgedeki stratejik kaynaklarımız tehlikeye girecektir.”

CIA’nın Tahran’daki istihbarat subayı Archibald Roosevelt’e dönersek; o, Mahabad gezisinden o kadar etkilenmişti ki İran devletinin düzmece bir yargılama sonucu 23 Ocak 1947’de Qazî Mihemed ve arkadaşlarını ölüm cezasına çarptırmasına kızmış ve üstü olan Büyükelçi George Allen’ı Şah ile aracılık yapması için ikna etmişti. Roosevelt şöyle demişti: “Eğer onlar infaz edilirse, her taraftaki Kürt milliyetçiler tarafından dehşetle karşılanan bir hareketi yapan taraf olarak sayılırız.”

ABD Büyükelçisi Allen ile görüşen Şah Muhammed Rıza Pehlevî küstahça, “Onları vurduracağımdan mı korkuyorsunuz? Eğer öyleyse kafanız rahat olabilir, çünkü böyle yapmayacağım” demişti. Ancak Şah, Tahran’daki ABD’li görevlilere verdiği sözü, İran devlet geleneğine has biçimde hiçe sayacaktı. Dört aydan fazladır tutuklu olan Qazî Mihemed, kardeşi Sadıq Qazî ve kuzeni Sefer Qazî; sabaha karşı saat üç sularında, askeri bir kamyonete bindirilerek getirildikleri Çarçıra Meydanı’nda, Mahabad daha derin uykusundayken idam sehpasında asıldılar.

İşte bu şekilde kayıtlara geçti, Rojhilat’ın kadim şehri Mahabad’da filizlenen cumhuriyet ile ABD’nin ilişkileri… Bu yazıyı hazırlarken ister istemez son yüzyılda ABD’nin Kürdistan’ın bütün parçalarıyla ilişkisini de arşivlerde ve kitaplarda taradım. Mele Mistefa Barzani’nin; Beyaz Saray’ın mimarlığında Güney Kürdistan devrimini yenilgiye uğratan 1975 Cezayir Anlaşması’ndan iki yıl sonra, 1977’de dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’a yazdığı mektup karşıma çıktı.

76 yıllık ömrüne Mahabad da dâhil uzun soluklu bir mücadele sığdıran Mele Mistefa; hareketini yalnız bırakarak İran-Irak kıskacında ezilmesine yol açan ABD’nin bizzat kendi topraklarında, 1 Mart 1979’daki vefatından iki yıl önce yazdığı o mektupta, hem ABD hem de Kürdistan tarihine şu notu düşüyordu:

“Askeri olarak düşmanlarımıza yenilmedik. Biz dostlarımız tarafından öldürüldük. Tüm halklar için demokrasi, özgürlük, doğruluk ve onur gibi deklare edilmiş temel ilkeleri bulan ABD gibi büyük bir ulus, Kürt yıkılışındaki rolünden sonra başını dik tutabilir mi?”

Washington yolunda iki lider: Dr. Qasimlo ve Dr. Şerefkendî'nin yarım yolculukları

“Qasimlo, Amerika Birleşik Devletleri'nden "manevi ve siyasi destek" talebinde bulundu. İKDP'nin her zaman terörizm ve rehin alma eylemlerine karşı net bir tutum sergilediğini vurguladı; ayrıca siyasi birim başkanına, devrimci kurtuluş hareketleri için terörü bir araç olarak reddettiği Paris Terör Sempozyumu'nda sunduğu bir belgeyi verdi. ABD Başkanı'nın 'dağınık bir Afgan köktendinciler topluluğunu' kabul etmesine ve 'sürdürülemez Nikaragualı grupları' desteklemeye devam etmesine karşın, 'evrensel olarak tanınan insan hakları' için mücadele eden 'gerçek demokratik grupları' göz ardı etmesini anlayamadığını ifade etti.

Qasimlo, 10-12 bin aktif savaşçısı olduğunu ve lojistik nedenlerle daha fazlasını 'kaldıramadığını' söyledi; ancak ihtiyaç duyduğunda bu rakamın 'kat kat fazlasını' seferber edebileceğini belirtti. İranlı Kürtler arasında gerçek anlamda bir rakibinin olmadığını, 'yüzde sekseninin kendisini desteklediğini' ileri sürdü ve Irak'taki durumla kıyaslanmayı reddederek alay etti: 'İran'da Kürt bir Taha Ma'ruf'un cumhurbaşkanı yardımcısı olması ya da Kürtlerin bakanlık görevleri üstlenmesi gibi bir durum yoktur. Irak'takine benzer cahş sayıları da yoktur.'

Amerikan desteği talebinde bulunurken para ya da silah istemediğini özellikle vurgulayan Qasimlo, 'Elbette daha fazlası her zaman istenir ama bizde yeterince var' dedi. Finansman kaynaklarını açıklamak istemedi; yalnızca 'Kürdistan'daki her ailenin gönüllü katkı yaptığını' belirtti. Qasimlo, İran Kürdistanı'ndaki desteğinin 'kayalık gibi sağlam' olduğunu ileri sürerek gelecek konusunda 'iyimser' olduğunu ifade etti. Dağlarda 25 yıl daha dayanmaya hazır olduğunu ancak Humeyni yakında ölürse 'Tahran'da ciddi bir çalkantı yaşanabileceğini' ve İran ekonomisinin 'derin bir çöküş' içinde olduğunu belirtti.

Özellikle Bağdat'tan büyük rahatsızlık duyduğunu ve zorunlu olmadıkça oraya gitmediğini söyledi. Şah'tan nefret etmişti 'ama Humeyni çok daha kötüydü.' 1979'da Humeyni ile iki kez görüşmüş ve 'yüzsüzce yalana maruz kalmıştı.' Qasimlo ardından 'takiye'yi (daha yüce bir amaca hizmet eden yanıltma) Şii kişiliğinin yerleşik bir parçası olarak ele alan bir değerlendirme yaptı; siyasi birim başkanı da bu konuda yakın zamanda birkaç ders aldıklarını belirtti.

Qasimlo, İKDP'nin kendi başına rejimi deviremeyeceği için diğer İranlı muhalefet gruplarıyla ittifaka ihtiyaç duyduğunu kabul etti. Rejimin 'tüm geçim kaynaklarını tehdit altında hisseden yüz binlerce molla' gibi geniş bir desteğe sahip olduğunu ve devrilmesinin kolay olmayacağını dile getirdi.

Siyasi birim başkanı, Kürt meselesine ABD'de kamuoyunun sempatiyle yaklaştığını ancak bu konuda yeterli bilgi bulunmadığını belirterek Qasimlo'nun gazetecilerle ilişki kurmasının yararlı olabileceğini söyledi. Qasimlo, bu Bağdat ziyaretinde Kürtler hakkında kitap yazan ve kendisiyle on dört saatlik röportaj gerçekleştiren Washington Post muhabiri Jonathan Randal'ın vize sorununu çözdürdüğünü aktardı. Qasimlo, Sovyetlerin İKDP'yi her zaman Amerikalılar tarafından desteklenen bir örgüt olarak gördüğünü, Amerikalıların da her zaman Sovyetleri şüpheyle değerlendirdiğini, oysa İKDP'nin gerçek anlamda hiçbir dostu olmadığını dile getirerek yakındı.‘Bizim tek dostumuz dağlardır’ dedi.

Orta boylu ve ince yapılı olan Qasimlo'nun saçları griye dönmeye başlamış olsa da daha genç bir erkeğin çevikliğiyle hareket etmektedir. İyi bir hikâyeci olan Qasimlo, konuşmalarını sürekli bir mizah anlayışıyla renklendirmektedir.”

Yıllar sonra WikiLeaks belgelerinde yayımlanacak olan ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği’ne ait 16 Şubat 1988 tarihli diplomatik yazışmada, İran Kürdistan Demokrat Partisi (İKDP / PDK-İ) Genel Sekreteri Dr. Ebdurrehman Qasimlo bu şekilde rapor edilmişti.

ABD’nin büyükelçilikteki siyasi birim başkanı, İsveçli Büyükelçi Arne Thorén aracılığıyla görüşme talebinde bulunmuş; 12 Şubat 1988 günü Dr. Qasimlo altı saat süren bir öğle yemeğine davet edilmişti. Görüşmenin bütün ayrıntıları, sonuna Dr. Qasimlo’nun kısa biyografisi de eklenerek “Gizli Belge” koduyla Washington’a gönderilmişti.

“Yalnızca altıncı derecede iyi konuştuğu İngilizce ile dahi (Kürtçe, Farsça, Arapça, Fransızca ve Çekçeden sonra) son derece açık sözlü, rafine ve etkileyici bir kişilik olarak öne çıktı” sözleriyle tarif edilen Dr. Qasimlo; belgeye göre, Kürdistan dağlarından Avrupa’ya gitmek için beş ila yedi ayda bir gerçekleştirdiği Bağdat ziyaretlerinde genellikle İsveç ve Fransız büyükelçileriyle görüşürdü.

O günlerde Kürt güçleri ile Avrupa ülkeleri arasında ciddi bir gerilim vardı; zira Celal Talabani liderliğindeki Kürdistan Yurtseverler Birliği’ne (YNK) bağlı pêşmergeler üç İtalyanı rehin almış ve Dr. Qasimlo bu krizin çözülmesi için taraflar arasında arabuluculuk rolünü üstlenmişti. Bundan dolayı ABD’li yetkili ile yaptığı görüşmede, İtalyan Büyükelçisi Toscano ile az önce görüştüğünü ve üç İtalyanın serbest bırakılması için elinden geleni yapacağına dair söz verdiğini aktarmıştı.

İki hafta sonra yaşananlar, Dr. Qasimlo’nun ABD’li yetkiliye ve İtalyan Büyükelçisi’ne verdiği sözü tuttuğunu gösteriyordu. 1987’nin Ekim ayı ortalarında YNK’li peşmergelerin alıkoyduğu, Süleymaniye yakınlarındaki Dokan Barajı Elektrik Santrali Projesi’nde çalışan üç İtalyan teknisyen, 1988’in Şubat ayının son günlerinde serbest bırakılarak ülkelerine döndüler. Zaten Mam Celal; teknisyenlerin “rehin” değil, Kürt davasını dünyaya duyurmak ve İtalya ile Saddam Hüseyin rejimi arasındaki askeri-ekonomik işbirliğine son verilmesi için YNK tarafından misafir edildiklerini söylemişti.

Dr. Qasimlo, İtalyanların özgürlüğüne kavuşmasında üstlendiği rolün bir benzerini daha önce; 1981’de Kerkük yakınlarındaki bir sulama projesi sahasında, Irak Komünist Partisi tarafından kaçırılan iki Fransız mühendis olayında da sergilemişti. Yoğun çabaları ve yürüttüğü girişimler sonucunda, Fransız yetkililere mühendislerin salıverileceğine dair verdiği sözü yaklaşık üç ay sonra yerine getirebilmişti. Benzer bir misyonu 1984’te kaçırılan iki Kanadalı ve üç Fransızın serbest kalması sürecinde de üstlenmişti.

Batılılar lehine sergilediği tüm bu çabalara rağmen -ki o, Fransa Eski Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner’in deyimiyle “Kürdistan’ın dış dünyadaki yüzü” idi- Batı’nın Kürdistan’ı yalnız bırakmış olmasından ötürü asla büyük bir kırgınlık beslemedi. Hatta dostlarıyla ve eşi Helene Krulich ile yaptığı sohbetlerde, Kürtlerin zalim rejimlerin inisiyatifine terk edilmesini; “Ne yapalım, Avrupalıların çıkarları Kürdistan’dan daha büyük” gibi sözlerle, her zaman ironik bir dille ifade etti.

Viyana’daki ölüme üç gün kala…

Dr. Qasimlo; adına “müzakere görüşmeleri” denilen fakat aslında İran devletinin onu “ortadan kaldırmak” için başlattığı diyalog sürecinde, 1989’un ilk yarısında bu kez ABD Bağdat Büyükelçisi April Glaspie ile doğrudan temas kurdu. Amacı; adının ABD’nin “Tehlikeli Marksistler Listesi”nden çıkarılması ve Washington’a gidişinin önünün açılmasıydı. ABD’nin Orta Doğu’daki “ilk kadın büyükelçisi” unvanına sahip Glaspie’yi sonunda ikna etmeyi başaran Dr. Qasimlo, 1989’un Haziran ayında Avrupa’ya gittiğinde pasaportunda artık ABD vizesi vardı.

Fakat önce Stockholm’deki Sosyalist Enternasyonal Kongresi’ne katılması gerekiyordu. Bu kongreye çok büyük önem verirdi; partisi PDK-İ, 1983’teki Peru kongresinden bu yana buraya hep üst düzey katılım sağlıyordu. Zaten kendisinden sonra partinin başına geçen Dr. Sadıq Şerefkendî de aynı kongreye katılmak üzere Berlin’e gelecek ve hazırlıkları bir yılı bulan -adını “Mykonos Tuzağı” koyduğum- bir suikastla üç arkadaşıyla birlikte katledilecekti.

Stockholm’den sonra Paris’e geçen Dr. Qasimlo, ABD’ye gideceği için heyecanlıydı ve bu heyecanını dostları ve eşiyle paylaşmıştı. Öyle ki, ABD’deki görüşmelerde yapacağı konuşmaların İngilizce metinlerini düzeltmesi için eşi Helene Krulich’e vermiş; Viyana’ya gidişinden bir gün önce, 10 Temmuz 1989 akşamı ise ABD seyahati sevincini evinde verdiği bir yemekle kutlamıştı. Ancak 13 Temmuz 1989 günü Viyana’nın üçüncü bölgesinde, Linke Bahngasse Caddesi 5 numaralı binada bulan bir evde; partinin Avrupa temsilcisi Abdulkadir Azeri ve görüşmeyi organize eden Fadıl Resul ile birlikte İranlı tetikçilerin hedefi oldu.

Kimi iddialara göre suikasttan üç gün önce ABD’li yetkililer, Avusturya İçişleri Bakanı ile görüşmüş ve Dr. Qasimlo’ya yönelik Avusturya topraklarında bir saldırı gerçekleşebileceği konusunda uyarıda bulunmuşlardı. Yıllar sonra, 17 Şubat 2020’de Paris’te Fransız Senatosu’nda Dr. Qasimlo için düzenlenen konferansta bu iddiaları yeniden gündeme getiren PDK-İ eski Avrupa Temsilcisi Aziz Mameli; suikasttan iki gün önce ABD’lilerin muhatap Avusturyalı bakana bu yönde bir yazı ileterek ikazlarını yinelediklerini aktaracaktı.

ABD’nin uyarısına rağmen 13 Temmuz günü öğleden sonraya kadar Viyana’da İçişleri Bakanı ile görüşmeye çalışan -ancak randevusu gerekçesiz ve gizemli bir biçimde iptal edilen- Dr. Qasimlo, eli boş bir şekilde İranlılarla görüşme yerine gitmişti. “Müzakere masası”nda kurşunların hedefi olduğu anda ise cebindeki pasaportunda hâlâ ABD vizesi duruyordu.

Dr. Şerefkendî ile devam eden girişim
Dr. Qasimlo’nun ardından PDK-İ Genel Sekreteri olan Dr. Sadıq Şerefkendî de Avrupa ve ABD ile ilişkilere büyük önem veriyordu. 1970’lerde Paris’te doktorasını yapmış; Fransızca ve İngilizceyi akıcı konuşan sakin, güler yüzlü bir lider ve bilim insanıydı. 17 Eylül 1992 günü üç arkadaşı Fettah Abdoli, Humayun Erdalan ve Nouri Dehkordi ile birlikte Berlin’de katledilmeden önce; aynı yılın yaz aylarında Paris’te ABD’ye gitmek için o da girişimlerde bulunacaktı.

İki yıl önce “Mykonos Tuzağı” kitabı için kapısını çaldığım Fettah Abdoli’nin değerli eşi -aynı zamanda Pêşmerge ve mücadele arkadaşı olan- Kejal Hanım; yıllardır özenle sakladığı siyah bir çanta içindeki belgeleri ve not defterlerini önüme koyduğunda çok heyecanlanmıştım; hangisinden başlayacağımı bilemiyordum.

Günlerce Abdoli’nin ajandasındaki bilgiler üzerinde çalışmış; en çok da “7 Temmuz’da ABD Büyükelçiliği’nde randevu” notuna takılarak bu bilginin sırrını çözmeye gayret etmiştim. Bulduğum bilgiler sınırlıydı ancak şu kesindi: Dr. Şerefkendî, Avrupa Temsilcisi Fettah Abdoli ile birlikte Washington’a gitmek için ABD’nin Paris Büyükelçiliği ile temas kurmuş, hatta kendisine “yeşil ışık” bile yakılmıştı. Fakat Avrupa’da dolaşmak için cebinde taşıdığı pasaport başka bir adla düzenlenmişti ve öncelikle kendi adına bir seyahat belgesine ihtiyacı vardı.

Nasıl ki Viyana’dan dönemeyen Dr. Qasimlo Washington’a gidemediyse; Dr. Şerefkendî de Berlin’den dönemediği için Washington’a doğru yola çıkamadı…

26-27 Şubat 2026 tarihlerinde, Rojhilatlı partilerin kurduğu koalisyona ilişkin röportaj yapmak üzere PDK-İ’nin hali hazırdaki üst düzey isimlerinden Xalid Ezîzî’ye telefonla ulaşmaya çalıştım. Ancak kendisi şu an Avrupa’da olduğunu, sabah erkenden kalkan bir uçakla ABD’ye gideceğini ve bu nedenle röportajın mümkün olmadığını söyleyince hem üzüldüm hem de Dr. Qasimlo ve Dr. Şerefkendî’nin son anda yarım kalan amaçlarının gerçekleşecek olmasına sevindim. Zaten Ezîzî, 28 Şubat sabahı Washington’a ulaştığında, ABD’nin ilk füzeleri de Tahran’a ulaşmıştı.

Rojhilat’ın yakın tarihinin iki önemli siyasi figürü Dr. Qasimlo ve Dr. Şerefkendî’nin; ABD’ye gidip Kürt halkının İran devletine karşı verdiği mücadeleyi anlatma, “Manevi ve siyasi destek” talebinde bulunma- girişimlerini, İran savaşının başladığı ilk günden itibaren hep bir burukluk içinde hatırladım.

Kaynaklar:

  • Archibald Roosevelt Jr., For Lust of Knowing: Memoirs of an Intelligence Officer, Little, Brown and Company, 1988.

  • Jonathan C. Randal, Bunca Bilgiden Sonra Ne Bağışlaması? Kürdistan İzlenimlerim, Avesta Yayınları, 1998.

  • Chris Kutschera, Kürt Ulusal Hareketi, Avesta Yayınları, 2001.

  • ABD Dışişleri Bakanlığı Belgeleri (1946). Foreign Relations of the United States (FRUS), 1946, The Near East and Africa, Volume VII. (Ed. Caspar H. Nannes).

  • Kürt Ülkesinde Avrupalı Bir Kadın, Helene Krulich, Avesta Yayınları.

  • Abdurrahman Qasimlo, Études Kurdes- Institut Kurde de Paris, Avesta Yayınları.

  • Mykonos Tuzağı: Dr. Sadıq Şerefkendî Suikastının Perde Arkası, Perwer Armed, Dara Yayınları.